17.03.2026

‘Ali Akbar’ın madalyası ya da Tomas Fasulyeciyan’



‘Editörler Kahvesi’nde oturup dolmakalemiyle önündeki deftere/kağıda yazan, kitabını ‘ritüeli’yle okuyan, saat 16.00’da St. Germain kafelerinde, akşam lokantalarında Ali’nin elinden Le Monde’unu alıp ‘karıştıran’ o insanlar, bir yeniliğe direnmiyor ama eski kültürü canlı tutmaya çalışıyor. Birer şövalye onlar...

Ali Akbar’ın madalyası ya da Tomas Fasulyeciyan

                          Yarım asrı aşkın süredir Paris sokaklarında gazete satan Ali Akbar'a, Fransa’da kaybolmaya yüz tutan bir mesleğin simgesi olarak Cumhurbaşkanı Macron tarafından Ulusal Liyakat Nişanı verildi

 

Dünyanın şu hengamelerle alt üst olduğu bir dönemde beni en çok sevindiren, daha doğrusu düşündüren ‘olay’ın Fransa Devlet Başkanı Macron’un, 40 yıldır tanıdığım, elinden defalarca gazete aldığım, ayak üstü bir-iki söz ettiğim, sivri ve neşeli esprilerini duyup dinlediğim, Mitterand’ın her akşam oturup yemeğini yediği ve o sırada ‘radyodan’ haberleri dinlediği masa ve sandalyede otururken o ‘son imparator’la ilgili anılarını anlatan, kendi değerlendirmelerine göre ‘son gazete satıcısı’ Ali Akbar’a verdiği devlet nişanı olduğunu söyleyeceğim ve nedenlerini açıklayacağım ki, haberin eriştiği sıralarda son Paris ziyaretimin ardından zihnime takılan bir düşüncemi yazmaya hazırlanıyordum.

***

Neredeyse 50 yıla yakın süredir gidip geldiğim bu kenti her defasında belli bir ölçüde alışkanlıklarla ama daha çok yenilikler gözüyle görmeye çalıştım. Bir dönemde, belki yaşım daha genç olduğundan, bu kentin sonu gelemeyecek şekilde ürettiği yeniliklere bakardım ve Paris bitmeyen bir mekan olarak bana bu yönüyle çarpıcı gelirdi. Hala da öyle, yenilik aramaktan ve bulmaktan hiç vazgeçmedim. Gerçi Paris, bu niteliğiyle, ömrümün şimdi epey bir kısmını tutmuş bulunan New York değildi. İkisi arasında muazzam farklar vardı. Kıta Avrupa’sının ve Katolikliğin gelenekleriyle yoğrulmuş Paris’in, zaman zaman o köklerden geldiğini hatırlamakla birlikte, başlı başına bir serüven olan New York’la rekabeti olanaksızdı. Birisi yıkılanı korumakla diğeri korunanı yıkmakla meşguldü.

Paris seyahatinden hemen önce gittiğim ve son bir yıl içinde dört kez bulunduğum New York da artık o değişim hengamesini bir yana bırakıp binaları, köprüleri ve bilhassa dökülen metrolarıyla ‘aynı kalan’, değişmeyen bir kent manzarası sunuyor ama, mekanlarının dönüşüm hızına dünyanın başka bir şehrinin yetişmesi, erişmesi hala mümkün değil. Galiba en doğrusu, kültürel üretim ve yaşama devinimi bakımından New York’u başka bir kentle mukayese etmemek. İki şehir arasındaki farkın bu bakımdan

gitgide açıldığını belirtmek gerek. Paris, Fransızların meşhur lafıyla daima Paris olarak kalmaya devam ediyor. New York’sa kendisiyle boğuşmayı bir namus gibi benimsemiş durumda.

***

Gerçekten öyle. Eğer Paris söz konusuysa, ortada, bilhassa alışkanlıkları itibariyle, değişmeyen demesem bile aynı kalan, kalmaya çalışan, kendi yaşama biçimini korumak bakımından direnen bir şehir ve insanları var. Ben, son yıllarda, maalesef, zorunlu nedenlerle şehrin fazlasıyla sevdiğim daha meçhul kesimlerinde değil, genellikle burjuvaların yaşadığı mahallelerde barınıyorum. O bakımdan da gözlemlerimi sabit bir temelde yapıyorum- ceteris paribus. 

Walter Benjamin’in artık ezberlenen tanımıyla 19. yüzyılın başkenti olan bu şehrin en önemli özelliği ‘merkezsiz’ bir şehir olmasıdır. Yerleşim planlaması açısından şehrin hiçbir mahallesi diğer herhangi bir mahalleden farklı değildir, her mahallede, kafeler, restoranlar, tütüncüler aynı düzen içindedir. Buna karşılık ve çok doğal olarak, insan dokusu bakımından mahallelerin kendi aralarında ciddi farklar vardır.

Özellikle son zamanlarda yoksulluğun en yeni biçimi olan uluslararası göç burjuva mahallelerinin dışındaki kesimleri (hatta o ‘masun’ sayılan bölgeleri de) her bakımdan değiştiriyor ki, Paris, kendi tabirleriyle ‘denizaşırı ülkeler’den gelenlerin (bu adlandırmayla eski kolonilerini kastederler ve hâlâ o ülkeleri kolonileri olarak görürler) bilhassa Arapların oluşturduğu bölgelere yabancı değildirler. Nasıl olsunlar, bir dönemde Fransız milli futbol takımında bir tek Fransız kökenli yoktu. Tahmin edileceği gibi, bütün Fransız suç/polisiye filmlerinin çoğunluğu şu veya bu şekilde bu mahallelere taşar (!)

***

Paris’in ‘hallerine’ dönersek, iki şey gözüme çarpıyor. Birincisi, sokaklarındaki genç nüfus her gün biraz daha azalıyor. Bir hayli yaşlı bir kent Paris. Esasen tüm Avrupa öyle. İkincisi, Türkiye’nin aksine, bazen bir sicim kadar dar ve ince, bazen gölgeli ve siyah, kaldırımlarındaki ağaçlarının giyinip soyunduğu, neticede insanda daima hülyalar uyandıran sokaklarında neredeyse hiç şişman insan görmüyorsunuz. Klasik soruyu her defasında ben de kendi kendime soruyorum, nasıl oluyor da tereyağı, krema, et suyu, yumurta, sakatat ile hemhal olmuş o mutfak insanlarını şişmanlatmıyor? Hele sabahları vazgeçmeden devam ettiğim kahvede, ibadet eder gibi önemsedikleri kahvaltının, üstüne tereyağı sürülmüş iki kalın dilim ekmekten veya yağdan çıkmış bir büyük hilalden (croissant) mürekkep olduğunu görünce... Ama bunlar iyi kötü bilinen şeyler.

Bir üçüncü unsur daha var. Galiba bugüne kadar gidip gelmelerim içinde dikkatimi muhtemelen doğal, olması gereken bir hal saydığım için pek de çekmeyen burjuva nezaketi!

İstanbul’un sokaklarını basan hoyratlığın, insanlar arasında git gide yaygınlaşan kabalığın, kaldırımlardan fışkıran küstahlığın, acımasızlığın bir neticesi olarak, bildiğim tüm kentlerde, kentliliğin ilk şartı olarak ‘uygulanan’ bu nezaket artık daha çok cezbediyor beni. Hiç korna sesinin olmaması, kaldırımlarda sürülen ve arkanızda biten, size dokunan hiçbir motosikletin ve ikaz ettiğinizde sizi dövmeye kalkan motosiklet şoförlerinin bulunmaması, tek yönlü yollarda ters yönden gelip sizi altına almamak için frene basıp arabayı cayır cayır bağırtan, peşinizden bir de küfür sallayan sürücülerin görülüp duyulmaması, önden gidenin kapıyı yüzünüze kapamaması, bir şey yaptığınızda defalarca teşekkür edilmesi az şey mi?

İnsan uzun süre suyun altında kaldıktan sonra başını dışarı çıkardığında nasıl boğuntulu bir nefes alıp yavaş yavaş kendisine geliyor, sükûnet buluyorsa, Paris’te de New York’ta da benzeri duyguları yaşıyor. Bazen de kendimi ıssız bir ormana bırakılmışım, etrafımda derin, kalın ve ağır bir kar sessizliği varmış gibi hissediyorum, o daima yeni kalan ama hayli eski şehirde.

***

ali akbar

Bunlar kentle ilgili meseleler. Bir de kültür var. Büyük kentlerin galerilerine, tiyatrolarına, operalarına yeniden övgü düzecek halim yok. Olmadığı gibi tüm bu alanlarda gayet ciddi, dikkat çeken, yok sayılamayacak bir gerilemenin olduğunu da belirteyim. Her ne kadar operalar yeni bir hamle yapıyor, sahne düzenini başlı başına bir çekim gücüne dönüştürüyorsa da ahir zamanlarda yaşıyoruz ve sanat da kültür de pek o kadar ilgi çekmiyor. Kısacası, bu alanlarla uğraşmak, Christopher Caudwell’in meşhur kitabının adıyla belirteyim ‘ölen bir kültür üstüne incelemeler’ yapmakla eş anlamlıdır. Yüksek kültür dediğimiz kültür alanı git gide kitlelerden kopacak ve bir zamanlarki opera izleyicisi gibi, son derecede dar bir alanla çok ilgili, küçücük bir azınlığın dikkat dünyası içinde kalacak.

Bahsettiğim dönüşümün altında yatan en önemli neden bana kalırsa yazı kültürünün, yazılı kültürün veya daha güzel bir ifadeyle kağıt kültürünün sona ermesidir. Mevcut durumun pek emin olmadığım bir boyutu daha var. Tüm bu kültür üretim alanları burjuvaziyle birlikte bugünkü konumuna erişmiştir. Her birinin tarihin derinliklerine inen bir geçmişi olsa dahi onlara bugünkü niteliklerini burjuvazi kazandırmıştır.

Gerçekten de kağıt kültürünün yerini alan, en geniş şekilde dijital kültür veya sanal kültür diyeceğimiz yeni yapı, tıpkı sinemanın kitle sanatı olması gibi, bir kitle kültürüdür. Küçük ölçekli sinema düşünülebilir ama ona zaten ‘sanat sineması’ deniyor. Büyük gövdesiyle sinema milyonlarca insana hitap eden bir teknoloji sanatıydı.

Bugün de bilgisayar oyunlarından başlayıp daha ileriye giden, hatta kitapları bile ikame eden dijital sanat ve onu doğuran dijital ortam (buna sosyal medyaları mecraları dahil edelim) kesinkes bir kitle iletişimdir. Kendisine özgü bir estetiğinin olması ve diğer özellikleri bu gerçeği değiştirmez, aksine pekiştirir. Kitabın veya gazetenin dijital mecrada okunması bu iki alanın devam ettiğini göstermez. Gazeteyi gazete olarak okumakla bilgisayarda veya cep telefonunda okumak bilişin bakımından, davranış bakımından birbirinden kesinkes farklı iki olgudur, iki ayrı gestalt’tır.

***

insan yüzü, oval, taslak, siyah beyaz içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Osmanlı Ermenisi olan tiyatro oyuncusu Tomas Fasulyeciyan

Paris ve Ali Akbar bana bu nedenle önemli görünüyor. Evet, çok küçük bir kesimden söz ettiğimi biliyorum. Yine de hoşuma gidiyor, ‘Editörler Kahvesi’nde oturup dolmakalemiyle önündeki deftere/kağıda yazan, kitabını, hacmini, dokusunu, elinde tutmaktan sayfalarını çevirmeye kadar uzanan ‘ritüeli’yle kitap olarak okuyan, saat 16.00’da St. Germain kafelerinde, akşam lokantalarında Ali’nin elinden Le Monde’unu alıp ‘karıştıran’ insanlar. O insanlar bir yeniliğe direnmiyor ama eski kültürü canlı tutmaya çalışıyor. Birer şövalye onlar.

Biliyorum, devamı yok bu kültürün. Olmayacak. Şu anda, hâlâ, bilgisayar ve dijital kültürün mağara devrindeyiz. Daha neler gelecek! Ne kaldığı kadar gazete kalacak ne kitap ne de zaten sırra kadem basmış olan dergiler. Ama tek tük birkaç kişi daha bir süre kendi bildiği kültürle yaşamayı sürdürecek. Haldun Taner’in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı adlı muhteşem oyununun sonunda Tomas Fasulyeciyan’a söylettiği tiradı hatırlamanın tam zamanıdır. Her şeye rağmen umut da barındıran o tiratta Fasulyeciyan ‘Zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız’ diyordu. 

Bu bir ağıttı. Devlet Başkanı'nın Ali’yi ödüllendirmesi de bir başka ağıttır. Ali’nin kendisini kutladığım ve muhtemelen bundan sonra her gün göğsünde taşıyacağı madalya da bitmiş ve kısa sürede tümüyle unutulacak bir kültürün andacıdır.

Perde!

 

https://www.youtube.com/watch?v=PDZ_9vevnFA&t=1s

 

 

Kaynak: https://t24.com.tr/yazarlar/hasan-bulent-kahraman/ali-akbarin-madalyasi-ya-da-tomas-fasulyeciyan,53613?fbclid=PAZXh0bgNhZW0CMTEAc3J0YwZhcHBfaWQMMjU2MjgxMDQwNTU4AAGn-XxsoEWKmf-_A63-UP7pSefmeqZDFUO1WA8BAA-4E-1LvCgVYrh5GXTkPVQ_aem_1jRaqKcsFb8B_2FyqZDKEA