11.02.2026

‘Sen Diye Biri... kim?’

News


 

Sen Diye Biri... kim?

“Yazarın hem anlattığı kişiye hem kendine dönük duran bir yıkım-metin var elimizde. Selim İleri’nin ölümün yüzüne baktığı bir metin bu, bir son dönem kitabı olarak.”

 


Selim İleri, Cüneyt Arkın ile birlikte (siyah beyaz fotoğraf).

2025 yılı benim için biraz da Selim İleri yılı oldu. 1977’de tanıştığımız bu çok verimli, çok önemli edebiyatçı, 2025’in ilk günlerinde (8 Ocak) aramızdan ayrıldı. O sırada Hemen Yaz Bana adını verdiğimiz ve onun 1977-1984 yılları arasında bana yazdığı, çok ayrıntılı şekilde notladığım mektuplarını yayına hazırlamıştım ve kendisine göstermek üzere sözleşmiştik.[1] Ölümünden hemen sonra yazıp K24’te yayınladığım yazıda ve kitabın başına yazdığım önsözde belirttiğim gibi, cumartesi günü gerçekleşecek o buluşmadan önceki cuma günü, Selim’i Vaniköy Camii’nden uğurladık (10 Ocak 2025); başka bir randevuya gitti.

Hemen Yaz Bana ilgi gördü, doğallıkla. İleri’nin erken döneminde, Her Gece Bodrum’u, Cehennem Kraliçesi’ni, Ölüm İlişkileri’ni, Bir Akşam Alacası’nı yazarken tuttuğu bir günlük gibi bu mektuplar. O dönemde bir romandan diğerine geçiyordu. Yazdıklarını bana parçalar halinde gönderiyordu. Notlarda o ayıklamayı, seçmeyi, bütünleştirmeyi yaptım. Çok zorlu bir çabayla kitapların nasıl birbirinden doğduğunu gösterdim. Arkada elbette 1970’lerin, o korkunç, o ürkütücü yılların panoraması var, edebiyat dünyası var, Selim’in yaşam uğraşları var.

 

****


1980’lerin başında yazdığı romanların önemini kabul ederim. Türk edebiyatında çok az görülen groteskin, ironinin, karaalayın, (kendisi böyle yazar), Brecht’çi bir epik anlatının, yabancılaştırma efektinin, tiyatrosallığın daha iyi kullanıldığı roman bulmak çok zordur. Ama 1980’li yıllardan geçiyorduk ve bu derecede, o dönemin gözde tabiriyle, ‘bireyci’ ve içe dönük bir romanın içinde yaşadığımız koşullarla uyuşmadığı kanısındayım. Bunları yazdım. Kitaptaki notlarımda açıkladığım gibi, tartışmayı Attilâ İlhan başlatmıştı. Sürdü. Selim’le uzaklaştık. Ayrıca araya yolculuklar, yeni uğraşılar, hayat menderesleri girmişti.

Selim, 1981-1991 arasında Yaşarken ve Ölürken, Ölünceye Kadar Seninim, Yalancı Şafak, Saz Caz Düğün Varyete, Hayal ve Istırap’tan oluşan melodramatik göndermeli ve panoramik romanlarını tamamladı; o yıl, 1987’de ara/köprü kitap saydığım Kafes’i yazdı. Ardından, 1991’de Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın geldi. Nispeten mütereddit bir romandı ama yeni bir başlangıcın sesiydi. Onu 2004’teki Yarın Yapayalnız’a kadar izleyecek ve yazarın Geçmiş, Bir Daha Geri Gelemeyecek Zamanlar  genel adı altında topladığı[2] birbirinden etkileyici romanlar izledi.

 

 

 

Selim İleri, Türk romanının adeta temel sorunsalı olmuş geç Osmanlı-erken Cumhuriyet dönemine çok özgün, belli başlı kişi(lik)ler üstünden bakan, irdeleyen, sorgulayan, eleştirel bir perspektif getiriyordu. Romanlar yine Türk romanının temel çelişkisi olan kunstroman-bildungsroman ikileminin bir başka yansıması olan birey-toplum/tarih eksenini de yerinden oynatacak bir güce sahipti.[3] Çok kesin, çok berrak bir tutum ve tavır alış içinde değildi romancı ama, okura açılan alan yeteri kadar söz söylüyordu. Ayrıca yeni sözdizimleri, biraz eski olmakla birlikte çok özgün üslubu, eşsiz işçiliğiyle bunlar unutulmaz romanlardı. Klasik romanın ciddi bir dönüştürümüydü ve yepyeni bir romancılığa kapı aralıyordu.

Tarihselliğin bellekle kurduğu ilişki ve zaman zaman negatif bir mekân yaratma ve bir distopya oluşturma bakımından da andığım romanların önemini teslim etmek gerekir. İnsan tekinin, bireyin katı, normatif ahlak anlayışı içinde kaldıkça ne türden savrulmalar yaşayacağı, unutmanın esas olacağı bir konuma nasıl yürüyeceği; tersinden söyleyeyim, unutuşun topluma, tarihe ait kökleri olan bir zorunluluk olduğu bu romanların ciddi saptamaları arasındaydı, hatta onların belkemiğini meydana getiriyordu. Bir de kötülük konusunu düşünmek gerekir.

 

Kötülük Selim İleri’de baştan beri mevcuttur ve insan bakımından aşılamayacak bir problemdir. Sürekli şekilde iyicilliği, acımayı, kendi deyimiyle merhameti yazmış, hatta aramış olan Selim İleri’nin bu yönelimi, kötülüğün mevcudiyetine ve onun aşkınsallığına dönük bir umuttan öte, çaresizliği dile getirir. Merhametin peşinde olanlar onun anlatılarında daima, Dıranas’ın dizesiyle “cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar”dır. Kötülük Selim İleri’de burjuvaziyle, iktidarla ve orta sınıfla özdeştir. Yıkıcı, Genet’de görüldüğü türden anarşizan bir kötücüllüğe hiçbir zaman yönelmemiştir. Normun, kuralın, iktidarın, kazanma tutkusunun getirdiği kötülükten bunca söz eden, daha önce belirttiğim gibi, galiba Türk edebiyatında Flaubert’le mukayese edilecek kertede burjuva nefretinin onca yankılandığı tek yazar Selim İleri’dir. 1990’ların romanlarının politik arka planını bu algı oluşturuyordu.

Onlar hakkında yazdım, yeniden buluştuk. Esasen görüşmediğimiz zamanlarda da, bahsettiğim mektuplarda izleneceği gibi, öyle bir küskünlüğümüz yoktu, hiç yoktu; aynı şekilde, yeniden buluştuğumuzda da öyle sık sık görüşmedik. Ama gençliklerinin bir döneminde yakınlık kurmuş dostlar, sonradan ne yapsalar kopmuyorlar birbirlerinden. Bir şekilde, görüşmeseler dahi birbirlerinde yaşamayı sürdürüyorlar. Biraz insan doğasıyla ilgili bir durum bu. İnsan, bulduklarından çok yitirdikleriyle meşgul olan bir varlık. Hele edebiyatçılar gibi hafızalarıyla yaşayan insanlar için bu gerçek daha da etkili. Kaldı ki, Selim İleri tüm bir yaşamı kopuşsuz bir bellek olarak yaşıyordu. Kopukluklar o süreklilikte özel bir bölüm oluşturuyordu.

 

***

Şimdi 2026’dayız. 2025’in son zamanları ve bu yılın başlangıç günleri de Selim İleri’yle geçti. Yayınladığım ve çeşitli vesilelerle önüme gelen, geri döndüğüm Hemen Yaz Bana ile meşgulken, ölümünden sonra çıkan Sen Diye Biri beni yeniden ona bağladı. Sen Diye Biri’nin öyküsünü bana dostluk ettiğimiz dönemde uzun uzun anlatmıştı. Anlattığı, Cüneyt Arkın’la dostluğuydu. Garip bir şekilde konuşmak istemiyor, saklamaya çalışıyor ama başladığında uzun uzun anlatıyordu. Bu kitapta da aradan geçen uzun yıllar sonra ve Arkın’ın ölümünün hemen ardından o dostluğu sorguluyor. O yıllarda kopmuşlardı, dostlukları geride kalmıştı.


Selim ileri

Sen Diye Biri
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ekim 2025
424 s.

Sen Diye Biri, Selim İleri’nin (kısa bir dönem) yakın arkadaşlık ettiği, sonra birbirlerini yitirip yitirip buldukları Cüneyt Arkın’la ‘serüvenini’ anlattığı bir kitap olarak okunabilir ama, ondan çok öte, kendisi üstünde düşündüğü, ömrünün son günlerinde kendi kazısını yaptığı; bilhassa içinden, üstünden, kaleminden asla uzak tutamadığı, zaman zaman patolojik boyutlar kazanan, zaman zaman tüm tekrarlamaların kaçınılmaz şekilde gelip dayandığı şekilde ‘kiçleşen’ acıkonusunun, acı çekmenin bir sorgulaması olarak da okunabilir.

Bu kitap Selim İleri’nin kendisini ve Cüneyt Arkın’ı bir roman kişisine dönüştürdüğü metindir. Yabancısı değiliz bu yaklaşımın. Andığım ve beş ciltten oluşan, zaman zaman post-modern özellikler de taşıyan romanlarda da aynı yöntem kullanılmıştır. Fakat elimizdeki anlatıların hiçbirinde (İleri’nin kendisini dile getirdiği anı ciltleri de dahil olmak üzere), bu şekilde kendini romanlaştırma çabası bulunmaz. Buna bir tür itirafçılık (confessionism) denebilir mi, emin değilim. Tersine, İleri kullandığı yöntemle anlattıkları kadar anlatabileceklerini de saklıyor. Fakat tüm yazılarına sinmiş bir tutumun doruğa eriştiği metin diyebiliriz: Dünya edebiyatında da özün bu şekilde reddedildiği (self-denial) bir yaklaşım çok az görülür. Roman bireyliğin belirdiği, o nedenle burjuvazinin tarih planında belirdiği dönemin yazınsal türüdür ve bu nedenle de esasında kişinin öz bilincine erdiği (self-awarness) metinlerden oluşur. Özün reddedilişi bana kalırsa öz bilincinin en yüksek noktasıdır. Thomas Aquinas’tan beri tanık olduğumuz, Rousseau’da kendisini bulan itirafla Dostoyevski karakterlerinde görülen özü reddetme arasında çok sağlam bir zeminde duruyor Selim İleri bu tavrıyla ve elimizdeki metin bu tavrın gerçekten kristalizasyonudur.

 

***


Yaralı Kurt, Lütfi Ömer Akad, 
1972.

Cüneyt Arkın’la, senaryosunu yazdığı (kitaptaki itirafına göre esasen filmin yönetmeni Lütfü Akad’ın oluşturduğu fakat yüce gönüllülükle Selim’e ait kıldığı) Günahsızlar filminin hazırlık ve çekim aşamalarında (1972) tanışıyor. O filmi Yaralı Kurt izliyor. Kısa sürede yazar ve oyuncu yakın dost oluyorlar. Yakınlıkları ciddi bir alkol sınamasından geçiyor. Birbirlerine gizlerini açıyorlar. Cüneyt Arkın, biliyoruz, ilk gençliğinde edebiyattan çok beslenmiş bir tıp doktoru. Çok büyük, sonraki anlatımlarına göre, ağaçların köklerini söküp yedikleri yoksulluğundan geldiği Eskişehir’deki öğrencilik döneminde Cemal Süreya’yla tanışıyor. Şairle arkadaşlığı üniversite yıllarında sürüyor. Öyküler yayınlıyor. İleri’nin yazdıklarından öğreniyoruz; Gülten Akın en sevdiği şair. Yine İleri’nin kitabına serpilmiş bilgilerden, edebiyatın Arkın üstünde ve yaşantısında şaşırtıcı ölçüde etkisi olduğunu ayrımsıyoruz.

Derken, Selim İleri, Ortalık başlıklı, arkadan gelen yıllarda sürekli şekilde acısını çektiği gazete köşe yazılarını yazarken, onlardan birini Cüneyt Arkın ve sinemacılıkla uğraşan yeğeni hakkında kaleme alır; bu önemli aktörün ‘şipşak’ filmler yaptığını belirtir, yeğenine de saldırır. Nurettin adlı yeğen –ki çok duyarlı biri olarak resmedilmiştir kitapta– aynı akşam Selim’le karşılaşır, üstüne yürür. Bir şey yapmaz, çünkü Arkın “değmez” demiştir. Selim o gece İsmet Ay’dan da, “Yakışıksız bir yazıydı, keşke yazmayaydın” uyarısını alır. Derken telefona çağrılır bulunduğu barda, arayan Cüneyt Arkın’dır. “Benim için istediğini yaz ama ekmeğinin peşindeki o genç adamdan ne istedin?” sözünü işitir. İlişkileri kopar. Selim onulmaz bir acının ve utancın pençesine düşer. Kitap özünde bu serüveni ve o eksende Selim’in benliğini sorgulamasıdır: Neden yazdı o yazıyı?

Sonra çeşitli vesilelerle çeşitli karşılaşmalar yaşarlar. Öyle anlaşılıyor ki, o görüşmelerde Cüneyt Arkın daha yakın ve ilgili, Selim İleri daha duyarsız demeyeceğim ama uzak, mesafeli ve karşısındakini, onun kendisini önemsediği kadar önemsemeyen birisidir. Arkın olabildiğince İleri’nin kitaplarını okumuştur, merak etmektedir, kendisine göndermesini ister, zaman zaman onlar hakkında basına yorumlar yapar. İleri ise Arkın’ın hiçbir kitabını okumamıştır. O günlerdeki tutumun nedenleri yoktur. Fakat kitap şimdi tüm o tarihe, tüm o ilişkilere veya ilişkisizliklere yakılmış bir ağıttır. Nihayet Selim İleri’ye 2021’de inme iner. O sırada bir televizyon röportajında Cüneyt Arkın, “Selim’i arıyorum” der. Bulunur; İleri hasta yatağındadır, konuşurlar, ilişki yeniden kurulur. Son defasında Arkın, İleri’ye, “Yaz geliyor” der; bu yaz birlikte denize gireceklerini, “çocukların yardım edeceğini” söyler. Ertesi gün ölür Arkın. İleri, cenaze törenini yaşadıklarını anımsayarak televizyondan izler. Artık yaşamın her bir gerçek zerresi onun için bir anımsama ve yazı unsurudur.

 

***

Bu serüvenin içinde son derecede dramatik sahneler yer alır. Yaşanıp yaşanmadığının elimizdeki yazıdan, anlatıdan başka tanıklığı yok. Bir gece Arkın, epey sarhoş oldukları sırada eline oku alır, Selim’in başına bir bardak koyup gerdiği yayı boşaltır, bardak kırılır; ardından İleri’ye sarılıp, “Neden izin verdin?” diye ağlar. Bir başka anıda yine sarhoşturlar ve bir kapının camından ikisi birden fırlayıp geçerler; neyse ki yaralanmazlar. Bir başkasında Cüneyt Arkın arabasını bir çiçekçiye sürer, zavallı gencin camdan dükkânı tuzla buz olur. Arkın özürler diler, tazmin edeceğini söyler; oysa çiçekçi, İleri’yi göz yaşlarına (o gün ve kitapta her anımsayışında) boğacak şekilde, karşısındakinin “Kara Murat” veya “Malkoçoğlu”, kısacası Cüneyt Arkın olduğunu ayrımsadığında, “Sana helal olsun Cüneyt Abi” demiştir.


Cüneyt Arkın

Kitabın başındaki dramatik, sık tekrarlanan, sonra yavaş yavaş yiten asıl imge, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asıldığı gecedir. Yine içmektedirler, Cüneyt Arkın, “Hep sabaha karşı asarlar” diye içmekte ve ağlamaktadır. Selim İleri, daha sonra asılan Menderes imgesiyle o geceyi birleştirecektir; hatta inmeden sonraki uyku hali konuşmalarında sürekli olarak Menderes’ten söz ettiği kendisine söylenecektir. Tüm bunlar merhametsiz bir dünyanın daha sonra yazarın içini yakan anılarıdır ki, iş oraya geldiğinde İleri kitabı yitirdiklerinin bir mizanı olarak ilerletir. O mizan Arkın için de geçerlidir ama her iki şahsiyetin de birer letimotif’i vardır. Arkın sürekli olarak genç yaşında yitirdiği ablasına ağlamaktadır, İleri annesine. Cüneyt Arkın için yoksulluk başka ve başlı başına bir olgudur, hayatını boydan boya geçer; İleri ise annesiyle özdeşleştirdiği bir çocukluğun ardındadır.

 

Olaylar üstünden devam etmeye gerek yok. Yok, çünkü kitapta zaman zaman verilen tarihlerle, 2023 yılı Ekim civarında başlanıp 23 Haziran 2024 günü bitirilen kitapta, mesela Cüneyt Arkın’ın söylediği cümleleri, o yoğunlukta, gerçekten onun söyleyip söylemediğini bilmiyoruz. Cüneyt Arkın’ı hiç tanımadım. Çok ilginç bir karakter olduğu muhakkak. Türk sinemasında bir benzerinin bulunmadığı açık. Selim İleri kendisini içine kapalı, mahcup tabiatlı olarak anlatıyor. Arkın’ı gördüğüm törenlerde, mülakatlarda ben o izlenimi edinemedim. Pek olasılık da vermiyorum. Fakat olağanüstü zeki, özgüvenli, zekâsını ve şahsiyetini kültürüyle pekiştirmiş birisi olduğu besbelli. Yine de bazı anılar hayli etkileyici: O âna kadar evli olduğunu söylememiş Arkın’ın, “Bana hiçbir şey sormayacaksın” diyerek onu yanına alıp kayınpederinin ve kayınvalidesinin evine gitmesi gibi. O âna kadar İleri’ye evli olduğunu, çocuğunun olduğunu hiç söylememiştir.

 

***

Bu kitaptaysa, gerçekliği olsa dahi, kuşku götürmez, tersi mümkün değil, bir roman kişisine dönüşmüş Cüneyt Arkın’ı okuyoruz. Kitap o kişiliği bütünleyen çok güçlü sahnelerle örülü. Örneğin fakültede öğrenciyken bir arkadaşı eve Neriman adlı bir kadını getiriyor. Evde yaşayan herkes kadınla birlikte oluyor. Neriman askerlere, öğrencilere ‘vücudunu bedava satan’ bir kadın. Yıllar sonra Arkın, şöhretinin doruğunda, paralı, şık biri olarak bir gece kulübüne girerken sokakta onu görüyor fakat kadın kaçıyor. Ertesi gün aktörün ‘kavgacıları’ kadını buluyorlar. Neriman, utandırmamak için kaçtığını söylüyor ama Arkın kadına bir ev yapıyor, dayayıp döşüyor. Ne var ki, bir süre sonra kadıncağız çevrenin dedikodusundan bırakıp gidiyor.

 

Böyle bir anı gerçek midir, bilmiyorum; bilmek olanaksız, yineleyeyim. O gerçekliğe hâkim olmak da gereksiz. İleri bu anlatısını, kendi tabiriyle ‘tekerlekli’ye bağlı olduğu, sabahlara kadar uyuyamayıp anımsamalarla ve çalışmayla doldurduğu gecelerde yazıyor. Esasen Akın’la hesaplaşırken kendisine dönük bir sorgulama ve o sorgulama içinde Arkın, “Yalan söylememeyi öğreteceğim sana” diyor. Selim İleri devam ediyor, iç sesiyle: “Öğretemedin. Böylesi daha iyi oldu. Oldum bittim korkaktım; yalan korkakların duası gibi.” Benzer şekilde öz-ezerliğini sürdürürken yazıyor: “Adalet Ağaoğlu güncesinde benim için ‘o iğrenç ikiyüzlü’ gibisinden bir saptamada bulunur: Sevgili Adalet’i ne çok haklı çıkarmışım.” Ana kişisi anlatının kuşkusuz Selim İleri, ama Cüneyt Arkın’la iç içe geçmiş bir Selim İleri. Üstelik böylesi bir ‘itiraf’ Türk edebiyatında mevcut değil. Neredeyse patolojik bir durumdan söz ediyoruz.

 


Adalet Ağaoğlu

Bir teşrih (anatomi) denebilir bu metne. Tekrarlarsam, anlatılan Cüneyt Arkın’a aitmiş gibi dile getirilen sözler; değil okur için, İleri’nin kendisi için dahi gerçek midir, değil midir, meçhul. Metin bir anımsama, çağrışımlar birikimi. Hatta birikintileri demek gerek. Anlatının öznesi sık sık değişiyor; yer değiştirmelerin kişilik, kimlik değiştirmeleri olarak tezahür ettiği ortada. Selim İleri’nin 1990’lardaki anlatılarının temel özelliği, karakteristiğidir bu; anlatıcıyla anlatılanın özdeşleşmesi, çakışması, ayrışması, anlatıcının anlattığı öğeyi benimsemesi ama belli bir uzaklıktan bakıp sorgulaması. Sen Diye Biri de aynı izlekte gelişiyor, açılıyor, kapanıyor, sarmallaşıyor. Ama bir başka özelliği daha var. Aynı imgeler sürekli olarak yineleniyor, cümleler yineleniyor. Yineleme (repetition) modern sanatın en önemli özelliklerinden biridir. Şiir, yapısı, dokusu, doğası gereği yinelemeyi kaldırsa da, romanda/anlatıda yineleme çok özgül bir olgudur. Elimizdeki metin bu niteliğiyle başlı başına bir özgünlük taşıyor ve modernle modern-sonrası arasında salınıyor.

Sonunda bir sorgulama kalıyor geriye. İleri’nin yer yer çok üzülerek, yer yer benimseyerek ele aldığı ‘kahramanı’ Arkın’ı ve kendisini çözümlediği bu yapıtı ‘sayıklamalar’ diye nitelendirmesi (metinde bu ‘tanıma’ nasıl eriştiğini sözcük sözcük anlatıp yazıyor) boşuna değil. Gerçek mi; bu kitap bir sayıklama kitabı mı?

***

Daha ileri gitmeden önce bir konuya değineyim. Metnin hemen girişinde editörün yazdığı kısa bir not var. Keşke daha farklı kaleme alınaydı. Hiçbir şey söylemeyen, ciddi bir açıklama getirmeyen, çok kötü yazılmış, çok basit ve metnin niteliklerine hiç yakışmayan, çok ters düşen bu notta editör de kendisini anlatıyor. Selim İleri’yle buluşmuşlar; aylar boyu sayfaların, anlatının üstünden geçilmiş. Yazarın ölümüyle yarım kalan bu okumalar neticesinde ortaya çıkan kitaba iliştirilmiş, bir de ‘merak eden okur için’ (!) not var: “Birlikte çalışmadığımız kısımların teslim edildiği haliyle tutulduğunu belirtmek isterim.” Hayli karmaşık ve bozuk bu cümlenin gereği, metinde “haliyle ‘tutulan” (!) kısımların belirtilmesi olurdu; yok. Hatta keşke not burada bitirileydi...

Anlaşılan, özellikle tekrarları ve deplasmanları nedeniyle editör metinden ürkmüş; okurun kitabı deli saçması sayacağından korkmuş olarak (sayabilir, hiç yanlış olmaz ama kitabın gücü tam da o özelliğinde) devam edip okura akıl veriyor, yol gösteriyor, açıklamalarda bulunuyor ve bu “hikâye”nin “dikkatli bir okuma gerektirdiğini” söylüyor. Okumanın nasıl yapılması gerektiğini de açıklıyor editör: “Yazılış tarzıyla koşut bir okuma” olmalıymış bu “deneyim”, “cümleleri başa dönerek ve anlatılanları not alarak...” (Okuma değil de “deneyim” [???] ama doğal; her okuma son zamanların moda deyişiyle bir “deneyim”dir; kaldı ki, deneyimler yaşadığımız şu dünyada “katılım gösteriyoruz”, “erişim sağlıyoruz”, “giriş-çıkış yapıyoruz”.)

Çok güzel. Okurun çalışması “editoryal bir çalışma değil elbette” (Allah Allah, okur bir de editörlük mü yapacak?), ancak “olayların her zaman yazarın ışık tuttuğu gibi gelişmemiş olabileceğini de (italikler benim) bir kenarda tutarak”. Bu nasıl bir cümle? Bunca bozuk cümleyi ancak bir editör yazabilir diyerek devam edersem, gerçekten hazin bir durum. Kitabın yanında bir reçete veriliyor ama editörün kitabı hiç anlamadığını gösteren bir reçete bu. Demek ki, bir okur, editörün yazdıklarını anlamayacak ve olayların gerçek olduğunu zannedecek falan.

 


Selim İleri. Fotoğraf: Naci Çelik Berksoy arşivi.

O arada İleri’nin nasıl eriştiğini, kavramı nasıl bulduğunu anlattığı ve belli ki çok önemsediği “sayıklamalar” sözcüğü, giriş sayfasında en üste, okunmayacak kadar küçük yazılmış. Ana başlığın üstüne. Belki kendisi böyle istemiştir, bilmiyorum. Oysa bu mizanpaj bana göre hayli yanlış. “Sen diye biri” çok güzel bir ad, tıpkı kitapta yer alan “yıllardır ikimiz de birbirimize yalnızlıktık” cümlesi gibi, fakat kitabın özünü “sayıklamalar” oluşturuyor; bu kitap güzel adı ve güzel cümleleri bakımından değil, sayıklamaları nedeniyle etkileyici.

 

***

Şimdi sayıklamalar kavramına dönüp, yeniden ele alıp onu, özne değişimlerine geleyim.

Sayıklamaların anlamını kavramak pek o kadar zor değil. Kımıldayamayan yazar, sabaha kadar masasının başına, biraz da uyusun diye oturur gibi yatırıldığı yatağında, boğuntulu düşünceler içinde, zihninin anılarla ve anımsamalarla yüklü çalışmasını kâğıda dökmektedir. Sırasız, numara verilen bölümlerle ilerleyen bir metinden söz açıyoruz. Tekrar üstüne tekrar var, daha doğrusu tekrarlamalar; değindim. Buna mukabil, belli başlı bazı imge/olgular kitap boyunca sürüyor: Birlikte yazmak istedikleri, Cüneyt Arkın’ı metropol karmaşasında beyaz bir at üstünde gösterecek, başarılamamış, Milyonluk Şehir senaryo/film projesi; Selim İleri’de daima mevcut Çehov’un, bu defa Arkın’ın lisede oynadığı İvanov oyunuyla bütünleşmiş gölgesi; yazsonu ve yazakşamları (kendi imlasıyla).

 

Anılar ve imgeler bu metinde/anlatıda zaman zaman, yer yer birer metafora dönüşüyor. Asıl mesele bu. Selim İleri’nin bizzat dile getirdiği koşullara sahip herhangi bir yazar veya roman kişisi sayıklayabilir, bu delirium’u yaşayabilir. Hayır, bu metin spontane bir delirium olmadığı gibi, bir bilinç akışı tekniği de içermiyor. Son derecede bilinçli bir seçim söz konusu. Selim İleri bu tekniği çok anlaşılır şekilde, bir bilinç boşalması olarak değil, bir bilinç kurgusu olarak seçmiş. Karşımızda Beckett’in oyunlarındaki gibi kendisini yitirmiş, tüm sözcükleri unutmuş, boğuntu halinde, uğultu halinde bir mırıldanma yok. Veya Ulysses’in son bölümünde de değiliz. Artaud’nun metinlerinden ne kadar uzak olduğumuz belli. Aksine, tüm üslupçuluğunu kuşanmış, kendisini yer yer anlatımını basitleştirdiği için eleştiren bir yazar var. O zaman ‘sayıklama’ başka bir anlam kazanıyor.

***

İlgili literatürde çok incelenen bu konunun, sayıklamanın birkaç özel anlamı ve işlevi saptanmıştır. Birincisi, sayıklama gerçeğe erişmenin bir aracıdır. O özgürlükçü akış içinde ortaya çıkan karmaşa, okura (bazen de yazara) elindeki kişinin veya sahnenin tüm boyutlarını saptama ve çözümleme olanağı verir. Gerçekle yanılsama arasındaki sınırın kalkması yanılsamanın lehine gibi görünmekle birlikte aleyhinedir; gerçek, o gerçek-olmayanın içinde çok daha somut şekilde belirir.

İkincisi, sayıklama, kimlik, özellikle de varoluş sorunlarının deşilmesinde yine çok işlevsel bir araç ve yol göstericidir ki, gerçeklikle ve somut olanla bağlantısı bu plan içinde oluşur. Muğlaklıkla somutluk arasındaki çizginin her şeye rağmen somutluk adına yitimi, Raskolnikov’un büsbütün sayıklamaya başladığı sayfalarda anlamını pekiştirecektir. Sayıklamanın bir diğer işlevi de o varoluş sorunlarının irdelenişinde, özellikle etik değerlerin ve ahlaki sorgulamaların ağırlık kazanmasıdır. Gerçek neredeyse, sayıklama oradadır. Yoksa sayıklama gerçekten kaçmanın bir yolu değildir. Hamlet’ten beri bu ilişkiyi biliyoruz.

Selim İleri sayıklamalarını bu zemine yaymış. Ortaya biraz uzatılmış bir metin çıkmış. Nispeten kısa tutulsaydı daha etkili olacağı muhakkaktır bu anlatının ama daha da uzayabilirdi. Böyle bir yazı tekniğiyle bin sayfalık bir kitap da yazabilirdi İleri. Mallarmé’nin anlayışına paralel şekilde, hiç bitmeyen bir metin de hazırlanabilirdi. İleri belli bir noktada kesmiş. Metni bıraktığı noktanın bir cadenza olmadığı muhakkak. Bir kreşendo veya dekreşendo da yok. İlerlerken (gelirken, sanılanın tersine geriye doğru değil, hep ileriye doğru açılırken) ansızın kesilen bir metin bu. Sadece son cümlesi önemli: “Ayrılığı yazmayacağım: Yaşanmadı o acı ayrılık. Yağmurlu güne geri dönüyorum. Bir kez daha yaşayacağız.” Bu son cümleler İleri’nin metni ‘sayıklamalar’ halinde kurgularken ne ölçüde bilinçli olduğunu gösteriyor. Başa dönen bir son. Başlı başına bir tutum. Mekânı ve zamanı birleştiren bir öte-gerçeklik hatta bir aşkınsallık algısı. Derrida’ya göre metinselliğin başladığı noktadan bahsediyoruz.

***

Son olarak yer ve özne değiştirmelere (deplasmanlara ve replasmanlara) değineyim. Aslında doğal bir olgu, böyle bir anlatıda öznelerin yer değiştirmesi. Hatta daha doğal ne olabilir demek gerekir. İleri kendisini ve kendisi olarak Cüneyt Arkın’ı anlatıyor; yine de mutlaka bir tercihte bulunmak gerekirse, tabii ki anlatının öznesi İleri’dir. Nitekim kitap Arkın’ın İleri’yi aradığını söylemesiyle başlıyor ve gelişiyor. Üstelik Arkın hayattan çekilmiştir. İleri, bir anımsama düzeni içinde Arkın’la yaşadıklarını gözden (daha doğrusu ‘sözden’ geçiriyor) ve kitabı oluşturuyor. Arkın’a ait her anı, anımsama, İleri’nin söz alması için bir vesile teşkil ediyor. O arada da İleri kendi tabiriyle kalemine getirdiği anılarını Arkın’ın yaşamından, ediminden, düşlerinden, düşüncelerinden oluşan mihenk taşında sınıyor. Uzun bir ömrün içinden, elli yıl birbirini hiç değilse zihinlerinde saklamış, yaşatmış iki dostun sınırlı bir yaşam deneyiminden süzdükleri yazıya getiren kitap (söz yazı mıdır sorusunu sordurarak), kaçınılmaz şekilde yazarın damgasını taşıyor. İleri kitap boyunca kendisini sınıyorsa, Arkın’ı da sorguluyor.

 

Böyle bir anlatının neye tekabül ettiğini okur kendine sorabilir. Öznenin metinde sürekli olarak anlatan ve anlatılan olarak birbirini ikame etmesi Don Quijote’den beri devam eden bir yöntemdir. Don Quijote’de de anlatıcı ve anlatılan sürekli yer değiştirir. Yorumcular iki açıklama sunar bu yaklaşıma. Birincisi, yazarlık otoritesinin kaybolmasıdır. Diğeriyse, anlatıcının kendisini, yukarıda değindiğim gibi, daha da belirgin hale getirmesidir. Gerçekten de, Selim İleri’nin bir romancı/öykücü olarak baştan beri üstünde durduğu en önemli sorunlardan biri anlatıcının merkezde duran otoritesidir. Vakti zamanında çok tartışılmış ve ayrıntılarını Hemen Yaz Bana’da ele aldığım tartışmaya göre Valéry’den beri, “Marki saat beşte sokağa çıktı” şeklinde bir cümle artık yazılamazdı. Selim İleri daha sonra bir öyküsüne tam da o cümleyle başlıyordu. Sayıklama olarak nitelendirdiği yöntemin önemli nedenlerinden birini, zannederim, bu otoritenin aşılmasına dönük arzu meydana getirir. Tümüyle başarıldığını söylemek zorsa da, bunca zor bir metinde İleri’nin çabasını saygıyla karşılamak gerekir.

İkincisi, evet, Jale Parla’nın da yine Don Quijote için işaret ettiği gibi, yöntem yazarın/anlatıcının hem kendisini daha belirgin kılmasının hem de metni daha da belirsizleştirmesinin aracıdır.[4] Neden böyle diye sorulursa yanıt açıktır: Yazar, metnin belirginleştiği her noktada öznesine yer değiştirerek gerçekliğin getirdiği merkezî otoriteyi parçalamak, geriye itmek iradesini ortaya çıkarır. Yine de neden sorusu sorulursa ek ama hayati yanıtı verelim: Gerçeğin düşselleştirilmesi, gerçeğin düşle yer değiştirmesi.

Söylediklerimin ileri giden bir iddia olduğu kanısındayım ve hemen belirteyim ki, gerçeğin düşselleştirilmesi gerçekten kaçış değildir. Hayır, değildir. Tersine, özellikle bu kitapta, gerçeğin çevresinde teşekkül eden normatif yapıya ve onun takımyıldızını oluşturan unsurlara bir başkaldırıdır. Normatif yapı yoksulluk, sömürü, kasaba ahlakı, ikiyüzlülük, yerleşik ve eprimiş, yeğsemiş ahlak kuralları, yalan, hile, vb.’dir. Oysa düşsellik ütopyalardır, eşitliktir, gerçek manasında hukuktur (haklar demektir hukuk), doğruluktur, dürüstlüktür, yalandan uzak kalmaktır, dirimdir. Öznelerin yer değiştirmesiyle birlikte ve İleri’nin kitap boyunca kendini sorgulayıp mahkûm etmesiyle, tıpkı Don Quijote gibi, ütopik ama insana yakışan bir dünyayı tahayyül etmesi eşanlıdır. İleri’nin metinde bir Mefisto olup olmadığını söylemek zor fakat Arkın daima Faust’tur; her şeye rağmen Faust’tur, Goethe’nin biçimlendirdiği anlamıyla: Ruhunu şeytana satmayan Faust.

***

Elimizde post-humous bir kitap var. Yazarın gerçekten suskunlaştığı, sustuğu bir metin bu. Yazdığı diğer tüm kitapları için İleri bir açıklama getirdi; ama az ama çok. Bu defa böyle bir olanaktan yoksun. Kitabın öznesi gibi duran Arkın da aramızdan ayrıldı. Kısacası, fazlasıyla hareketli, çağıldayan bir metin olmasına mukabil, şimdi bir manada üst-dilini yitirmiş bir metinden söz ediyoruz. Bu koşulun Selim İleri’nin bu kitabında kurmaya çalıştığı yapıyla ve onun yöntemiyle olağanüstü bir örtüşme yaşadığını belirteyim. Öte yanda, bu sarmal metin sadece anlatıcı ve özne arasındaki ilişki bakımından sorunsal bir metin olmakla kalmıyor. Anlatıcı, anlatılan ve okur açısından da yeni burgaçlar kurarak, gitgide daha sorunsal bir metin haline getiriyor kitabı. Yazdıkça ve yineledikçe kendisini pekiştiren bir metinden değil, yazdıkça kendisini silen, yineledikçe okurun belleğinden silinen, hiç değilse o bellekte belirsizleşen ve kuşkular yaratan bir metinden söz ediyoruz. Bir kayıp metin olmasa bile, inşa edilen ama üst-sesi, üst-otoritesi, üst-beni olmadığı için yatay ilerlemeyen, sadece düşey eksende gelişen, salt bir anlatı/metin olarak kendi kendisiyle hesaplaşan, kendisini kuran ve bozan bir metin.

Bunlar teknik yanları yazımın. Dramatik yanıysa çok farklı bir noktada gelişiyor. Bir insanın yaşamının sonunda, büyük bedensel kısıtlamalar içindeyken yazdığı, kendine ve geçmişine dönük bir ağıt olarak düşündüğü (adından da anlaşılacağı gibi, Sen Diye Biri) yazarın hem anlattığı kişiye hem kendine dönük duran bir yıkım-metin var elimizde. Kimsenin kolay kolay göze alamayacağı bu metin ancak bir yaşamın sonunda yazılabilirdi.

Bir noktayı anımsamak gerekir. ‘Geç yapıtlar’ çeviri bir kavram, ‘late works’ deyiminin çevirisi; aslı ‘son yapıtlar’ olmalı. Adorno’nun Beethoven üstüne yazdıklarından bu yana biliyoruz. Edward Said de aynı kavrama dönmüştü. ‘Metnin’ alabildiğine karmaşıklaştığı, İleri’nin ifadesiyle ‘sayıklama’ya dönüştüğü ve benim için hepsinden önemlisi ‘meşum’laştığı (macabre), ölümcülleştiği, ölümün kara yüzüyle hesaplaşılan çalışmalar bunlar. Beethoven’ın son yaylı çalgılar dörtlüleri bu alandaki en güçlü yapıtlar. Tüm Batı müziğinin en karanlık müziği olarak kabul ediliyor. Diğer kompozitörler için de geçerli son dönem yapıtlarının karmaşık yapısı. Nâzım Hikmet’in “Saman Sarısı”, “Havana Röportajı” aynı zarfın içindedir. Picasso’nun 28 Haziran, 2 ve 3 Temmuz 1972 günü yaptığı öz-portreleri aynı kategoridedir. Selim İleri’nin ölümün yüzüne baktığı bir metin bu, bir son dönem kitabı olarak.

 

Pablo Qicasso'nun son dönem otoportreleri. Soldan sağa 28 ve 30 Haziran, 2 ve 3 Temmuz 1972.

Bölümlerse bana yine Beethoven’ın ‘Bagatelle’lerini düşündürüyor. ‘Önemsiz şey’ demek ‘bagatelle’; ufak tefek şeyler. Piyano için yazılan küçük parçalara verilen ad.[5] Kelimenin anlamı bir yana, o parçaların bazıları müstesna kompozisyonlardır; tıpkı İleri’nin bu metindeki bazı parçalarının mükemmel parçalar niteliğinde oluşu gibi. Kendine kolaylık sağlamak için seçtiği bu yolda İleri yer yer insanlık durumları, insan davranışı, gerçekliği, varoluş sorunları üstünde önemli, kalıcı sözler söylüyor. Geriye dönüp okunacak bu parçalar, çok ince ama bir o kadar da karmaşık şekilde kurulmuş bir metnin yapı taşları olarak bir yazarın kendisiyle bir başka önemli kimlik olarak hesaplaşması açısından da sarsıcı derinlikler getiriyor. Kendini ve bir edebiyat unsuru olarak insanın kesişme ve ayrışma noktalarını haritaya işleyen birer metin o bölümler, bagateller.

Selim İleri’nin bize büyük bir armağanı, kim olduğunu (hâlâ) yeterince bilmediğimiz Sen Diye Biri.

 

 

NOTLAR

[1] Hasan Bülent Kahraman, Hemen Yaz Bana: Selim İleri’den Hasan Bülent Kahraman’a Mektuplar 1977-1984, Studio Yayınları, İstanbul, 2025.

[2] Selim İleri, Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar: Beş Kitap, Everest Yayınları, İstanbul, 2019.

[3] Bu konuyu şu kitabımda ayrıntılı olarak tartışmıştım: Hasan Bülent Kahraman, Post-Entelektüel Dönem ve Edebiyat, Agora Yayınları, İstanbul, 2009.

[4] Jale Parla, Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000.

[5] Beethoven’den söz ettim ama Dvořák’ın, Béla Bartók’un, başka bestecilerin de bagatelle’leri var. Yine de hiçbiri, söylemek bile fazla, Beethoven’ın dehasına, lezzetine erişemez.

Kaynak:https://www.k24kitap.org/sen-diye-biri-kim-5519